Brazil: 1984 Buçuk

Distopyalar son dönemde ilgi alanıma giren en önemli fikir ürünleri haline geldi. İnsanoğlunun kendi kendini nasıl sınırladığını ve ideolojilerin nasıl birer deli gömlekleri olduğunu distopyalar çok iyi anlatmaktadır. Bu işin üstadlarının kitaplarını okumak, filmlerini izlemek bahtiyarlığına erişerek insan denen mahlukun neler yapabileceğine şahit olmuşumdur kaç defa. Belki de oldukça gerçekçi oldukları için seviyorumdur bu dünya tasvirlerini. Neyse, dedim ya filmleri ve kitapları seviyorum diye, araştırma yaparken Brazil filmini de listeme almıştım. Robert De Niro‘nun rol aldığı bu filmi izlemeyi kaç zamandır öteleyip durdum. Ta ki düne kadar. Sıkıcı bir Pazar gününe anlam katsın diye filmin başına oturdum ve iki gündür etkisinden çıkamadığım birkaç saati geçirdim.

1984 Buçuk!

Film, distopik bir gelecek tasvirinde geçiyor. Filmin yönetmeninin, “gri” bir şehirde, griliklerin içinde otururken güneşin batışını seyrettiği bir anda, arkaplanda çalan bir şarkının kendisini etkilemesi ile bu film fikrini oluşturmuş. 1985 yılında gösterime girmiş ama ne kendisi bundan memnun kalmış ne de yapımcılar. Zira, film o kadar karanlık bir tasvirle bize geliyor ki, yapımcılar filmi kuşa çeviriyorlar, yönetmen de buna karşı çıkıyor. Zaten şu an iki farklı versiyonu internette dolaşıyor. Biri 94 dakikalık, mutlu sonla biten versiyon, diğeri 132 dakikalık “director’s cut” versiyonu. Ben bu yazımda size 132 dakikalık versiyonu sunacağım.

Film yapım aşamasındayken yönetmen Terry Gilliam filmin adını 1984 buçuk koymak istemiş. Ama George Orwell‘in varisleri buna karşı çıkınca film Brazil olarak adlandırılmış. Brazil olmasının sebebi de filmin Brezilya’da geçmesi değil, az önce anlattığım, fonda çalan şarkının adının Brazil olması. Zaten filmde de bol bol kullanılmış.

Brazil, başrolünde Jonathan Pryce’ın olduğu 1985 yapımı bir film. Tüm dünyanın bir şirketin kontrolüne girmiş olan bir devlet tarafından yönetildiği bir distopik evrende geçiyor. Bu evrende insanlar “Merkezi Servisler” adlı şirketin adeta doğal birer para basma makinesi. Her türlü sistemi bu şirket kuruyor ve sizi borçlandırıyor. Devlet, bu şirketin bir parçası durumunda ve bürokrasinin ve diktatörlüğün dibine vurmuş durumda. Sorgusuz sualsiz “devlet düşmanları” bir anda evinden alınabiliyor ve işkence altında ölüme terk edilebiliyor. Ve bu aşamada bir de ailesi borçlandırılıyor.

Filmin distopik havası o kadar rahatsız edici ve o kadar olası ki, izledikten sonra etkisinden çıkmak zor olabiliyor. Rüyaların ve gerçeklerin birbirine girebildiği bu dünyada Sam Lowry, Bilgi Bakanlığı’nın arşivinde çalışan bir memurdur. İşini iyi yapan, yaptığı işi bilen, diğer memurların “kaytarmalarına” kendisi katılsa bile işini yapan ve kendi başarısı ile işinde yükselmek isteyen birisidir. Rüyalarında ise bembeyaz bulutların arasında uçtuğunu ve bir kadını kurtardığını görür. Dedik ya, rüyalar ve gerçekler birbirine girmiştir diye, Lowry de birtakım olayların neticesinde rüyasında gördüğü kadınla tanışır ve onun peşinden belki de hiç düşünemediği bir sona sürüklenir.

Bu kısım spoiler içerir

Brazil filminin distopik evreni kara mizahla bize sunulmuş, kapkaranlık bir evrendir. İnsanlar zor koşullarda yaşarlar, isyan edemezler, sistem karşıtları hemen cevaplarını alırlar, devlet 13 yıldır terörizmle uğraşsa da film boyunca teröristlere rastlayamayız mesela. Ama o kadar karanlık bir distopya bize sunuluyor ki, gerim gerim gerilebiliyoruz. Lowry ile bizlere sunulan Winston Smith (bkz. 1984) uyarlamasına hemen dahil oluyoruz ve senaryoda bolca görebileceğimiz göndermeleri yaşıyoruz. Lowry, tıpkı Smith gibi bir devlet kurumunda çalışmaktadır ve işini iyi yapmaktadır. Ama bir gün bir kadınla karşılaşır. Bu kadın, tıpkı Smith’te olduğu gibi hayatını değiştirir.

Filmin olay örgüsü ise tam bir kara mizah örneğidir. “Devlet düşmanlarını” bildiren makinelerin kontrolünü sağlayan operatör bir gün bir sinekle uğraşır ve sineği öldürür. Sinek, çalışan makineye düşer ve “devlet düşmanı” Tuttle yerine yanlışlıkla makine Buttle yazar. Bunun üzerine, adreslere baskın yapan polisler Tuttle’ı yakalayacaklarına Buttle’ı yakalar. Ama büyük bir hata yapmışlardır. Yaptıkları hata sonucu bürokratik bir sürü iş ortaya çıkar bunun temizlenmesi gerekmektedir. Lowry bu işi üstlenip amirini rahatlatmak ister ve Buttle’ların evine gider. Orada hem devletin zulmüne şahit olur hem de rüyalarında gördüğü kadına rastlar. Peşinden gider ve başına bir sürü iş gelir. Sonunda, rüyalarını yaşayan bir ölüye dönüşüverir devletin “şefkatli” kolları arasında.

Spoiler bitti

Brazil: Devlet mi Şirket mi?

1984, salt bir sosyalizm eleştirisiydi. Ama zamanla bir devlet eleştirisine dönüştü. Brazil ise bir kapitalizm eleştirisidir ve bunu göze soka soka yapar. Yani, devletlerin şirketlerin kontrolüne geçmesine sağlam giydirilmiştir ve bürokrasinin ve devlet şirket girişiminin nasıl bir karmaşa olduğunu göstermiştir.

Devletin, kontrolden çıktığında nasıl bi canavara dönüşebildiğini gösteren distopya örneklerinden birisi olan Brazil, dalga geçer gibi, en iğrenç örneği bile normal olarak gösterebiliyor bize. Ne 1984’teki ağır ve “göndermeli” havayı buluyorsunuz ne de diğer distopyalardaki karanlık ve yapmacık dünyaya şahit oluyorsunuz. Düşündüğünüzde, yapılar ve anlatılanlar dışında günümüz insanına ne kadar uyan bir yapım olduğunu görebiliyorsunuz hatta. Zaten distopik evrenleri bana sevdiren de budur. İnsan, kapkaranlık bir dünya kurmaz kendine. Kendi dünyasını karartır ve bunu rengarenk şekilde yaşar.

İnsana rağmen devlet ve halk için devlet yapılanmalarının, kontrolsüzlük ve vurdumduymazlıkta nasıl kontrolden çıkabildiğini görerek bundan olabildiğine kaçıyoruz bu evrenlerde. Ama biraz düşününce, belki de distopik evrenler bizi bir şeylere hazırlayan birer normalleştirme silahlarıdır. Kim bilir?

Filmde, hem kendinden önceki distopyalara birçok atıf görebiliyor, hem de kendinden sonraki distopyalara örnek olan şeyleri görebiliyorsunuz. Örneğin, yazının başından beri belirttiğim 1984 mevzusu bir atıfken, filmin Bioshock gibi bir distopik harikayı etkilemiş olabildiğine de şahit olabiliyorsunuz.

Brazil, distopya severler için bulunmaz bir nimet. Distopya seviyorsanız bu filmi mutlaka izleyin. Ben IMDB’de filme 8 puan verdim. Kırdığım iki puan gereksiz kara mizah ögelerine ve gerim gerim geren ve iyi bir şey olan ama bende olumlu bir izlenim bırakmayan sahneler içindir.

Paylaşın:

Şener Dağaşan

Uzun yıllardır blog yazarlığı yapıyorum, sosyal medya ile içli dışlıyım. İçerik yönetimi asıl uzmanlık konum olmakla birlikte sosyal medya uzmanlığı yapıyorum. Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi bölümü mezunuyum. Burası da benim kişisel websitem. Benimle irtibata geçmek için iletişim sayfasından mesaj gönderebilirsiniz.

Leave a Comment